Cazibesini kullanan sarışın ajan gazeteci!
- İklim Bayraktar

- 8 Mar 2014
- 4 dakikada okunur
Türkiye'de hukuk güçlünün elinde. Siyasi gücü, maddi veya çevre gücü olanların dava kaybetmek gibi bir dertleri yok. Geride kalan güçsüzler için ise AIHM gösteriliyor. Avrupa ülkeleri içerisinde AIHM'de en çok dava kaybeden ve üstelik yine bizim vergilerimizle en çok tazminat ödeyen ülkeyizdir.
Eskiden yerel mahkemelerin karşısında çeşitli nedenlerle boynu bükük kalanların Yargıtay gibi yüksek yargıdan umutları oluyordu. Şimdi görülüyor ki, Yargıtay'ın da dosyaları esastan veya usulden inceleme gibi bir derdi kalmadı. Mağdurun aleyhine çıkan kararlara gözünü kırpmadan "evet" diyerek onuyor.
Bu tür kararlar en çok da hangi konularda veriliyor biliyor musunuz; kadın hakları konusunda. Bir ülkede adalet sistemi eğer "erkek egemenliğinden" yana ise yandınız demektir. Örnek çok, bakın gazetelere kadın mağduriyeti ve yargı zulmü haberleriyle dolu. Ayakta kalmakta zorluk çektiğim günlerde, yapılan haksızlığa rağmen tek umudum açtığım davalar ve güvendiğim hukuk süreciydi. Tutunacak tek dalım vardı; yüce adalet… Kayıtsız şartsız ve inançla kendimi adaletin kollarına teslim ettim. Ama en büyük haksızlıkla da orada karşılaştım. Sığınacak tek yer olarak gördüğüm adalet, bir küçücük heykelden ibaretmiş ve gerçekten elinde yamuk bir terazi taşıyan kadıncağızın gözleri de körmüş. Medyanın mağdur bir kadının üzerinden birilerini rezil ya da vezir etmek üzere silindir gibi geçmesinden dolayı onlarca dava açtım. 2 yıldır inançla verdiğim hukuk mücadelesinin sonunda mesnetsiz suçlamaların ve ağır hakaretlerin "basın özgürlüğü çerçevesinde" olduğuna hükmetti yüce yargıçlar.
Bir sürü kişi ve kuruma hedef edildim, sanki bir fahişeymişim gibi gösterildiğim yüzlerce yalan haber yaptılar. İnandığım, güvendiğim yüksek yargının bulunduğu binaya gözü yaşlı baktım ve umutlandım. Ama hey hak! Güçlünün karşısında yargının da çelimsiz olduğunu gördüm. Başbakan Erdoğan'ın dilinden düşürmediği, gazetecilik hakaret ve itham makamı değildir türünden sözlerinin tam tersi sonuç çıktı. Açıktan yapılan hakaretler, iftiralar yüksek yargıda "gazetecilik faaliyeti" olarak kabul gördü.
Sadece bir örnek vereyim; Rıza Zelyut'un dava konusu olan satırları aynen şöyleydi: "Seçimler yaklaşırken, iktidar; adliyeyi ve polisi kullanarak CHP'ye karşı komplo peşinde. Anlaşıldığı kadarıyla CHP'ye karşı kurulan tuzakta Oda TV'de çalışan İklim Bayraktar isimli o sarışın kadın kullanılmış. Bu kadın; cazibesini de kullanarak ve gazeteci kimliği arkasına saklanarak CHP'nin içine sızmaya kalkışmış. Bunu beceremeyince de kızmış gibi görünerek sağla solla konuşmuş; komployu bu haliyle olsa bile harekete geçirmiş. "Bu süreçte de CHP Lideri Kılıçdaroğlu'nu tuzağa düşürmek için uğraşmış." Duruma Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz de dâhil olmuş. Oda TV'deki bu ajan gazeteci, soruşturmadan sonra serbest bırakılmış."
Her fırsatta vicdandan, demokrasiden bahseden bir köşecinin; bir insanın hayatı üzerine kaleme aldığı ibretlik yazıdır bu!
Tüm telefon konuşmaları, yüz yüze görüşmeler ve yazışmalar ortaya döküldü. Binlerce sayfa savcılık iddianamesi ve ek klasörler oluşturuldu. Bütün bunların içinde nerede komplo suçlaması vardı? Yani emniyet, savcılık ve 16. Ağır ceza mahkemesinde yer almayan “komplo” suçlamasını Rıza Zelyut yaptı kamuoyunda? Delilleri ve ispatı sanırım kendisinde var! Bir an önce mahkemeye verse bari.
Açtığım davaya bakan mahkeme bunları "kamu yararına" gördüğü için hakaretten saymadı. Ortada delil olmadığı halde beni "ajan gazeteci" yapan bu adamın yazdıklarını baştan doğru kabul etti. Sorgulamadı, ispatlamasını talep etmedi!
Ve bu köşeci adam; bu ülkede gerçekten ajan gazetecilerin başına böyle felaketlerin gelmediğini, itinayla korunduklarını bilmiyor mu? "Tuzak kurmak, komplo yapmak, ajanlık" bunların hepsi Türk ceza kanununda yeri olan suçlar, özellikle komplo suçu cezası ağır olan bir suç. Bir insana elinizde kanıt olmaksızın hukuken bu suçlamaları yapamazsınız. Ama asıl vahim olan cümleler bunlar: "o sarışın kadın kullanılmış. Bu kadın; cazibesini de kullanarak"..!
Hele bu cümlede ki cazibe! Sıradan bir insanın "cazibesini kullanmış" sözlerinden anlayacağı tek şey vardır, vücudunu kullanmış! Bundan daha büyük hakaret olabilir mi? Nerde ispatı?
Tam tersi cazibesini kullanmadığı için geldi tüm bunlar başına ve bu adam bunu adı kadar iyi biliyor! Ve yargıtay bu ağır hakaret ve suçlama içeren yazıyı onaylıyor ve şöyle bir gerekçe döşeniyor: "Basın özgürlüğü sınırları içinde kaldığını, kamu yararı bulunduğunu, kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunmadığını...." Yorum siz okurun... NOKTA
Rıza Zelyut'un yazısının genelinde tutarsızlık var, bilgisizlik
var. Eline hiçbir delil olmadığı halde masa başında oturup bir kadını karalamanın verdiği keyifle yazı döşenmiş. Örneğin yazısında yine: "Milletvekili Muharrem İnce, güya içkili içkili bunun evine gelmiş; kendisine Kemal Kılıçdaroğlu ile
ilgili gizli bir belge vermek istemiş; falan..." diyor Rıza,
oradaki o "güya" kelimesi de direk bunlar yalan anlamı taşıyor. Oysa
Meclis'te yaptığı basın toplantısında Muharrem İnce aynen şöyle bir
açıklama yaptı: "O akşam, 22.30 civarında evde oturuyorum. Eşim de
var. Masada rakı duruyor. İki duble içtim. Sarhoş değildim. Bir
tanıdığımdan telefon geldi. Önemli bir haber. İklim Bayraktar'ı
aradım. Evinden aldım. Hemen başka yere gittik, bir mekana. Yüz metre
kala durdum. Arabadan indirdim. Ve 'Git AKP'li o önemli kişi ne
yapıyor gözlerinle gör' dedim. Gitti, gördü ama haberi yapamadı."
Bu gerçeklere rağmen yazısının tamamı bu tür hatalarla, ithamlarla dolu. Yazının bir satırda gazeteciyim, diğer satırda değilim. Yazar kararsız... Sürekli tekrar ediyorum ya “kimileri kamuoyuna birilerini korumak ve temiz göstermek için beni kirletme görevini zevkle üstlendi” diye, işte o yüzden doğrularla yazılmayan yazılarda kafalar böyle karışık. Bunun benzeri yüzlerce haber ve köşe yazısı var, avukatların “bu yazı suç unsuru taşımaktadır” dediği en vahim olanlarını dava açıp hukuka taşıdım.
Ne olduğumu, ne yaptığımı bilmiyor, sorup öğrenme gereği duymuyor, hatta emin olun aslında her gerçeği biliyor ve iplemiyor ama kamuoyu önünde yazıyor da yazıyor. Sadece sarışın olmak bile "o... kadın" olmayı beraberinde getiriyor! Kadına karşı hep "negatif ayırımcılık" yapan, yapmakta direnen erkek egemen Türk adaletinde hukukun ayaklar altına alınıp çiğnendiği böylesine ağır bir dönemdeyiz.
Ve bu vahim tablo çıkıp meydanlarda dans etmekle, yürüyüş yapmakla da düzeltilecek kadar basit değil!




Yorumlar